Kültür Turizmi İçin Bir Öneri: Faruk Nafiz ve ‘Han Duvarları’ / Prof.Dr.İsmail GÖRKEM


Yaklaşık bir buçuk yıl kadar evvel, Anadolu Ajansı kaynaklı bir haber basında yer almıştı.  Önce “Han Duvarları Restore Ediliyor” başlıklı haberi okuyalım:
 
“Niğde’nin Ulukışla ilçesinde XVI. yüzyılda Sadrazam Mehmet Paşa tarafından yaptırılan ve şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirine konu olan Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı restore ettirilecek. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, bakımsızlık nedeniyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kervansarayın restorasyon maliyetinin 10 milyon YTL olduğunu söyledi. Beyazıt, tarihî kervansarayın içindeki cami, hamam, fırın, ahır ve dükkânların harap durumda olduğunu belirterek, belediyeyle işbirliği yaparak restorasyon çalışmalarına başladıklarını bildirdi. Aslına uygun onarılacak kervansaray, yeniden sanatsal etkinliklerin mekânı haline gelecek. Başta ünlü şair Faruk Nafiz Çamlıbel olmak üzere tüm şairlerin anısına düzenlenecek şiir şölenlerine de ev sahipliği yapacak. Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiiri de kervansarayın girişine yazdırılacak.” (Ankara, aa, 23 Ağustos 2005).
 
Yukarıdaki haberle ilgili tekliflerimizi, yazının ilerleyen satırlarında bulmanız mümkündür.
 
***


 
1897-1973 yılları arasında yaşayan Faruk Nafiz Çamlıbel, 1922-1924 yılları arasında Kayseri Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. ‘Beş Hececiler/Hecenin Beş Şairi’; Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halid Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel’dir. Çamlıbel, edebiyat tarihlerimizde ‘Beş Hececiler’ arasında en genç olan şair olarak kaydedilmektedir. Beş Hececiler, II. Meşrutiyet’ten (1908) sonra Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in öncülüğünde ortaya çıkan ‘Yeni Lisan’ ve ‘Millî Edebiyat’ akımını benimseyerek şiirlerini hece vezniyle yazmıştır.
 
Faruk Nafiz’in Anadolu’ya gidişi, önce Ankara’da ve daha sonra da Kayseri’de geçirdiği günler, kendisini ‘Cumhuriyet Türkiyesi’nin temellerinin atıldığı yıllar içinde yaşanan ‘Memleket Edebiyatı’na yöneltmiştir. Meşhur ‘Han Duvarları’ isimli uzun şiiri, şairin Kayseri’de geçirdiği günlerin hatırasını taşır mahiyettedir. Şiir, Faruk Nafiz tarafından Osmanzâde Hamdi Beye ithaf edilmiştir. Han Duvarları, rahmetli Prof. Dr. Mehmet Kaplan tarafından kaleme alınan Cumhuriyet Devri Türk Şiiri (MEB Yay., İst. 1973, s. 3-20) adlı eserde büyük bir vukufla tahlil edilmiştir. (Şiirle ilgili aşağıdaki değerlendirmeler, Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın söz konusu yazısından alınmıştır).
 
***
 
Han Duvarları şiirinde, soğuk bir Mart sabahında başlayan, Ulukışla’dan Kayseri’ye ‘yaylı’ denilen at arabasıyla yapılan üç günlük bir yolculuk hikâye edilmektedir. Han Duvarları şiirinin içinde dörtlükler halinde serpiştirilmiş ‘Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ adlı meçhul bir halk şairinin dörtlükleri önemli bir yer tutmaktadır. M. Kaplan, “Maraşlı Şeyhoğlu’nun gözle görünmeyen, fakat bu coğrafyanın -Anadolu coğrafyasının- âdeta her tarafına sinmiş olan manevî varlığı”nın şiirin en önemli unsurlarından biri, “bu topraklarda yaşayan muzdarip insanların temsilcisi veya sembolü” olduğunu kaydetmektedir. Şiirde Orta Anadolu, Toros Dağları, Ulukışla, Niğde, Araplı Beli -ismen zikredilmemekle birlikte Yeşilhisar-, İncesu ve Erciyes gibi isimler kaydedilerek, mekân âdeta belirgin hale getirilmiştir.
 
Bilindiği gibi, hanların küçüklerine sadece ‘han’, büyüklerine ise ‘sultan hanı’ adı verilmektedir. İkincilere, sultanlar yaptırdığı ve diğerlerine kıyasla daha büyük olduğu için bu isim verilmiştir. ‘Menzil’, ‘konak’ karşılığındadır; kervan veya ordu bir günlük yol gidince bir menzile varılır. Burası çoğunlukla kasaba veya köy, bu olmadığı takdirde muhafazalı kervansaray olmaktadır. Menzillerin arası ortalama olarak 35-40 kilometreden fazla olmazdı.
 
İlk Gün
 
Ankara’dan Ulukışla’ya şairin trenle yolculuk yaptığını düşünüyoruz. Faruk Nafiz’in Ulukışla’dan Kayseri’ye üç günde ‘yaylı’ denilen kiralık at arabasıyla yaptığı, yolculuk esnasında üç gece hanlarda konakladığı bu yolculuğun hikâyesini, Han Duvarları mısralarının kılavuzluğunda kat etmeye başlayalım:
 
“Gidiyordum gurbeti gönlümde duya duya/ Ulukışla yolunda Orta Anadolu’ya (...) Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine/Uzanmışım kalmışım yaylının şiltesine/ Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan/Geçiyordu araba yola benzer bir sudan/ Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu/Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu/Ağır ağır önümden geçti deve kervanı/Bir kenarda göründü beldenin viran hanı/ Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri/ Atlarımız çözüldü girdik handan içeri”.
 
İlk günkü yolculuk, Niğde girişine bulunan bir handa gece konaklanarak son bulmuştur. Tarihî kayıtlarda bu yol üzerinde ‘Sarı Han’ isimli bir hanın var olduğu görülüyor. Sarı Han, 1357’de yaptırılmış, özelliği olmayan küçük bir handır. Niğde kalesinin dışında olup Selçuklu eseridir (bk. İsmet İlter, Tarihî Türk Hanları, Karayolları Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1969,  s. 53).
 
Faruk Nafiz bu handa bir “şair arkadaşa” yani Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın H.1337/M.1921 tarihli dörtlüğüne rastlayacaktır:
 
“On yıldır ayrıyım Kınadağı’ndan/ Baba ocağından yâr kucağından/ Bir çiçek dermeden sevgi bağından/ Huduttan hududa atılmışım ben// Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi/Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi.”
 
İkinci Gün
 
Ertesi gün sabah erkenden yolculuk başlar. Niğde şehrinin kenar evleri artık arkalarında kalmıştır. Niğde tarafı baharı yaşarken, Kayseri tarafında her yerin karla kaplı olduğunu görecektir:
 
 “Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz gitgide/ İki dağ ortasında boğulan bir geçide/ Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden/Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden/ Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla/Önümdeki arazi örtülü şimdi karla/ Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu/ Burada son fırtına son dalı kırıyordu/Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla/ Savrulmaya başladı karlar etrafımızda (...) Gönlümde can verirken köye varmak emeli/ Arabacı haykırdı: ‘İşte Araplı Beli!’/ Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana/ Biz menzile vararak atları çektik hana”
 
Şiirde gece kaldıkları hanın ismi verilmemiştir. Bu han Niğde-Yeşilhisar arasında Yeşilhisar’a dört kilometre mesafede bulunan Höyük köyü veya Hanköy sınırları içerisinde yıkılmış bir han veya Karacabey kervansarayı -Kayseri’ye doğru giderken Yeşilhisar ilçesi çıkışında- olabilir. Faruk Nafiz, bu iki handan birisinde gece konaklamış olmalıdır (Yrd. Doç. Dr. Celil Arslan’ın verdiği sözlü bilgi).
 
Şair, Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın izini, han duvarlarına yazdığı dörtlükler vasıtasıyla sürmektedir:
 
“Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri/Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri/ Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor/ Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor:’Gönlümü çekse de yârin hayâli/Aşmaya kudretim yetmez cibâli/ Yolcuyum bir kuru yaprak misali/Rüzgârın önüne katılmışım ben’”
 
Üçüncü Gün
 
O gecenin sabahında tekrar yaylı ile Kayseri’ye doğru yola devam edilecektir:
 
 “Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık/ Bir handa yorgun argın tatlı bir uykudaydık/ Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım/ Baş ucumda gördüğüm şu satırlarla yandım:’Garibim nâmıma Kerem diyorlar/ Aslı’mı el almış harem diyorlar/ Hastayım derdime verem diyorlar/ Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben’// Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında/ Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında/ Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı/ Bahtına lânet olsun aşmadınsa bu dağı/ Az değildir varmadan senin gibi yurduna/ Post verenler yabanın hayduduna kurduna”
 
Şiirde bahsedilen bu han İncesu ilçe merkezindeki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa külliyesidir. XVII. yüzyılda inşa edilmiş, Osmanlı dönemine ait bir kervansaraydır; hâlen restorasyon çalışmaları devam etmektedir. Prof. Dr. Mustafa Denktaş’ın bu kervansaray hakkında “İncesu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Külliyesi” (Vakıflar Dergisi, S. 26, Ank. 1997, s. 193-224) adlı hacimli bir makalesinin olduğunu da burada kaydetmek istiyoruz.
 
Menzile Varış
 
“Arabamız tutarken Erciyeş’in yolunu/Hancı, dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?/ Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende/ Dedi: Hana sağ indi ölü çıktı geçende/ Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti/ Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti/ Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi”
 
***
 
‘Artık bu kadarı da fazla olmadı mı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Han Duvarları şiirinin ‘kurmaca’ bir eser olduğunun elbette bilincindeyim. Ama trenden inen Faruk Nafiz’in bir gece XVI. yüzyılda Sadrazam Mehmet Paşa tarafından yaptırılan -yazımızın baş tarafında haberini verdiğimiz- Ulukışla’daki handa kalması, şiirdeki bilgilere göre imkânsızdır. Ama haberde de yer aldığı gibi, ne çare ki, söz konusu han, Faruk Nafiz ve onun Han Duvarları şiiriyle özdeşleştirilmiştir. Bu yanlışın düzeltilmesi gerekmektedir. Hâlbuki, Han Duvarları şiirinde şairin Ulukışla-Kayseri hattı boyunca üç gece hanlarda gecelediği, bunlardan ilkinin Niğde’de, diğer ikisinin ise Kayseri il sınırları içerisinde bulunduğu açıktır.
 
Teklifimiz, şairin geceleri konakladığı bu hanların duvarlarına, şairin resmi ile birlikte Han Duvarları şiirinin o mekân ile ilgili mısralarının işlenmesidir. Ayrıca ‘Araplı Beli’ne, şairin bir resmi ile şiirin o mekânla ilgili kısımlarının da işlenmesi yerinde olacaktır. Her üç handaki söz konusu yazıların yanına, görülüp okunabilecek şekilde, şöyle bir notun düşülmesi, elbette uygun olacaktır: “Han Duvarları şairi Faruk Nafiz Çamlıbel 1922 yılının soğuk bir Mart ayında, bu handa bir gece konakladı.” . Araplı Beli’ndeki anıtın da uygun bir yerine “Han Duvarları şairi Faruk Nafiz Çamlıbel 1922 yılının soğuk bir Mart ayında buradan Kayseri’ye bakmıştı!” yazdırılmalıdır.
 
Ne dersiniz, ‘kültür turizmi’ denilen şey, sahiden bu değil midir? İlgililere duyurulur!..
 
 

Prof.Dr.İsmail Görkem
Erciyes Ün. Türk Halk Bil. Ana Bilim Dalı Başkanı








Yorumlar
İçerik yoruma kapalıdır.


Yorum Yapın

Ad Soyad: Yorumunuz:
E-posta:
Tarih:
4.4.2025 05:31:17
 


 
 

 
 

 
 
 
 
 
 




Bu site Kişisel Yazar Web Tasarım projesi ile oluşturulmuştur.