|
Arif Nihat Asya'nın Şiiri ve İdeolojisi / Doç. Dr. Asım YAPICI

Millî ve manevî değerlere sıkı sıkıya bağlılığıyla bilinen merhum Arif Nihat
Asya, bana göre, lirik tarzda didaktik şiirler söyleyen ve bunda başarılı olan
şairlerden birisidir. Çünkü hem mesaj verme, hem de sanat yapma kaygısı şairi
ciddi biçimde bunaltır ve darlandırır. Belki de bu sebeple pek çok şairde bu iki
unsurdan birisi ön plana çıkar. Didaktik yazanlar genelde lirik söylemi
yitirirler. Lirik yazanlar da mesaj verme işini gereği gibi yapamazlar. Halbuki
Arif Nihat Asya her ikisini birleştirebilmiş bir şairdir. Bu sebeple şiir sesi
kendisine has ve otantiktir. Kültürü ve tarihi çok iyi bildiği ve bunları doğru
ve anlamlı bir şekilde kullandığı için şiirlerini tarihî, millî ve dinî
gerçeklik üzerine yerleştirerek kurgular. Arif Nihat Asya’nın şiirinin
“ne”liğini ve “nasıl”lığını üzerinde yapılacak bir tartışmayı bir başka zamana
bırakarak onun zihin ve değerler dünyası üzerinde kısaca durmak istiyorum. Onu
içinde doğup büyüdüğü sosyo-kültürel, dinî ve siyasî şartlara bağlı olarak
kavramak, bu bağlamda iç dünyasında oluşturduğu merkezî tutumunu ve bunun
davranışlarına “nasıl” ve “ne yönde” yansıdığını görmek, şiirlerinde ne söylemek
istediğini anlamada oldukça işlevsel olacaktır. Çünkü Arif Nihat Asya’yı Arif
Nihat Asya yapan da öncelikle inandığı ve kendisini samimiyetle adadığı
davasıdır, sonra da bu davanın sanata bürünerek söze dönüşmesidir.
Günümüzde serbest şiir sürekli
Batı etkisiyle ve devamlı kırılmalara sahne olurken o günlerde durum biraz daha
farklı bir seyir izlemektedir. Tabii ki şiirde Batı etkisi o günlerde de
görülmektedir, ancak şiiri güzelleştiren anlaşılabilir arı-duru söyleyişlerdir
ve şiirde tabir-i caizse “öyküleme” denilen şey ön plandadır. Mecazlar,
teşbihler, telmihler, daha nice edebî sanat, serbest şiirde o kadar ustalıkla
kullanılır ki, bazen bugünkü anlayışla yaklaşırsanız “aaa… bu gerçekten çok
farklı bir serbest şiir” diyebilirsiniz, hatta daha farklı bakış açılarıyla “bu
modern şiire uymayan bir tarz, çok basit bir söylem…” vb. iddialarda bulunanlar
da olabilir. Bu noktada Arif Nihat Asya’yı klasik ve geleneksel Türk şiirinden
serbest şiire geçiş sürecini yansıtan bir ara form olarak kabul etmek
mümkündür. Arif Nihat Asya’nın şiir dili ve üslubunu anlamak açısından “Çocuk
ve Ağaç” isimli şiirini okumak faydalı olacaktır, kanısındayım. Çocuk, çok
sevdi ağacı... Verirdi ona, her kış Çiçekleri olaydı!
Ağaç, çok
sevdi çocuğu... Öperdi altın saçlarından Dudakları olaydı!
Ve
ona öptürmek için, Eğilirdi yerlere kadar; Yanakları olaydı!
Dökerdi önüne hepsini Gümüşten, altından, sedeften Oyuncakları
olaydı!
Ve çocuk gittikten sonra, Böyle kalır mıydı ağaç? Ne
olurdu onunda Bacakları olaydı, Ayakları olaydı! Dört tane üçlü, bir
tane beşliden oluşan bu şiirde “çiçek”, “dudak”, “yanak”, “oyuncak”, “bacak” ve
“ayak” kelimeleri arasındaki kafiyeler hemen dikkati çekmektedir. Şiir serbest
tarzda yazışmış olsa da ona müzikalite kazandıran ve seyyaliyet katan ses
uyumlarını açıkça görülmektedir. Bununla birlikte şiirde kullanılan yalın dilin
şiir sesine ve diline uygun bir şekilde yapılandırılması söz konusudur. Arif
Nihat Asya’nın yaşadığı dönemlerde, şiir başta olmak üzere hemen hemen tüm edebî
ürünlerde mesaj verme kaygısının ön planda olduğunu söyleyebilmek mümkündür.
Çünkü dönemin genel düşüncesi, işlevsiz bir şiirin egoist bir tatminden öteye
gidemediği yönündedir. Aslına bu durum Osmanlı Devletinin çöküş ve Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında da açıkça hissedilmektedir. Mehmet Akif Ersoy,
Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul bunun en açık örnekleridir. Bunlar açısından
şiir, mesajı iletmek için bir araçtır, amaç değildir. Tabii aynı dönemlerde
Ahmet Haşim şiiri amaç edinen bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. Yahya Kemal
Beyatlı ise hem şiir hem de mesajı meczetmeyi başarabilmiş birisidir.
Aslında her şiirin belli bir işlevi vardır ya da olmalıdır. Ama entelektüel
donanıma göre bu işlevleri çıkartabilme ya da çıkartamama durumları söz konusu
olabilir. Picasso’nun sürreliast resimlerinin bir işlevi yok muydu, hem bireysel
hem de sosyal anlamda? Picasso resimlerinde modern ruhun dramını yansıtmıyor
muydu acaba? Bugün toplumsal gerçekçilik olarak adlandırılan “aslında sosyalist
gerçekçilik” dediğimiz şey de bireysel ile toplumsalı kendi bağlamında
buluşturmak istemiyor mu? Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar”ı ile “Zindandan
Mehmed’e Mektup”unu ayrı ayrı incelemek, sosyalist gerçekçilikten kültürel
gerçekçiliğe geçen yolu kavramayı da kolaylaştırabilir. Yahya Kemal
Beyatlı’nın “Sessiz Gemi”si ile “Rindler”, “Mohaç Türküsü” ve “Süleymaniye’de
Bayram Sabahı”nı tema ve şiir dili açısından karşılaştırmak herhalde oldukça
şaşırtıcı sonuçlar verecektir. İşte Arif Nihat Asya’yı değerlendirirken o
devri; tarihî, kültürel, siyasal vs. açılardan iyi algılamak gerektiği gibi
şiirini de dönemim genel şiir anlayışları çerçevesinde değerlendirmek
durumundayız. Ancak bu dönemi ele alırken şairlerin ve yazarların içinde
bulunduğu sosyo-kültürel çevrenin nasıl bir yapılanma gösterdiği gözden ırak
tutulmamalıdır. Yani Arif Nihat Asya incelenirken fenomenolojik bir tavır
takınılmalıdır. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki, o her şeyden önce bir
ideoloji insanıdır. Neydi onun ideolojisi? Arif Nihat Asya'da
Milliyetçilik ve İslamcılık günümüzde olduğu gibi ayrışmış değildir. O Türk
deyince Müslümanı anlar, Müslüman deyince de Türkü. İslamın Türkü ve Türklüğü,
Türkün ve Türklüğün de tarihsel serüven içinde İslamı yücelttiği kanaatindedir.
Arif Nihat Asya'nın yazıları ve şiirleri ile katıldığı Osman Yüksel
Serdengeçti tarafından güç bela çıkartmaya çalışılan 'Serdengeçti' dergisini
eğer inceleme fırsatı bulursanız, bugün farklı kesimlerin sahiplendiği isimlerin
ortak bir çatıda ürünler verdiklerini görürsünüz. Mesela, *Osman Yüksel
Serdengeçti (Derginin sahibi) *Hüseyin Üzmez (O sıralarda hapishanededir,
dönemin hızlı milliyetçisi, şimdilerde ise Türk İslam sentezcisi) *Necip
Fazıl Kısakürek (Türk-İslam sentezcisi, daha sonra MSP ve MHP içerisinde
bulunmuş, tasavvufa meyletmiş, Büyük Doğu Cemiyetini kurmuş, sık sık tutuklanmış
ve hapis yatmış) *Arif Nihat Asya (Türk İslam sentezcisi, uzun süre
öğretmenlik, bir dönem milletvekilliği yapmış) *Nihal Atsız (Türkçülüğün
önde gelen isimlerinden, İslamî vurgulardan öte Türklük, Türk tarihi ve Türk
kültürü üzerinde ısrarla ve önemle duran, Türkçülükten dolayı tutuklanan ve
hapis yatan birisi.) *Said Nursi (Kürt kökenli, hatta bir dönem Kurt Teali
Cemiyeti içerisinde yer alan ama daha sonra bundan vazgeçen, bugün Nurculuk
adıyla bilinen cemaatin kurucusu ve lideri. İslamcılık yaptığı gerekçesiyle göz
altı ve tutuklanma ile karşı karşıya kalmış birisi.) Başka kişiler
(yazarlar, şairler) de var tabii ki, şu anda ilk akla gelen kişiler bunlar.
Tüm bu insanları bir araya getiren duygu ve düşünce ise, emperyalist
Hıristiyan Batının ve yine Emperyalist olan Komünist Sovyetlerin İslam dünyasını
kukla gibi idare etmelerine, nesneleştirmelerine, kimliksizleştirmelerine,
kişiliksizleştirmelerine karşı bir isyan hareketidir. Çünkü Türkiye'den başka
bütün Müslüman ülkeler ciddi anlamda sömürgedir. Türkiye ise o yıllarda ne
kendisini tam olarak İMF’nin kıskacına teslim etmiş, ne de ABD'nin tam olarak
güdümüne girmiştir. Türkiye, tarihinden de aldığı dinamizm ile dik durmaya
çalışmakta, bunu da millî ve manevî değerlerine sahip olarak yapmayı
arzulamaktadır. İşte Arif Nihat Asya bu arzunun tam ortasında olan bir kişidir.
Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiirinde, bayrağın anlamını buluruz, kültürü,
tarihi, istiklali ve vatan için bayrak için her şeyi göze alabilmeyi. Aslına ona
“Bayrak Şairi” denmesinin sebebini de burada aramak gerekir. Sadece bayrak
şiirleri yazdığı için verilmemiştir bu ad ona. O bütün şiirlerinde bayrağı,
vatanı, dini, kültürü, ahlakı kısaca milleti millet yapan KİMLİK vurgularını ön
plana çıkarır. “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü Kız kardeşimin
gelinliği Şehidimin son örtüsü Işık ışık, dalga dalga bayrağım Senin
destanını okudum Senin destanını yazacağım” Bu bayrak, destanı yazılması
gereken bir bayraktır, çünkü zaten o, sembolik anlamını destanlardan almıştır.
Kırmızısı şehit kanlarını temsil eder, Türkün Türklük ve İslam için akıttığı
kanları. Hilal zaten İslam’ın sembolüdür, Haç’a karşı. Beşli yıldız ise İslam’ın
beş şartını anlatır, mavinin derinliklerine yükseldikçe gökyüzünde dolaşan
ezanlara karışır. Bu bayrakta iç içe girmiştir Türklük ve Müslümanlık. Bu
sebeple şair: “Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım Seni
selamlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım” dedikten sonra “bayrağın
temsil ettiği bağımsızlığın o bayrak altında yaşayanlara verdiği emniyet ve
güven duygusuna” atıf yapar ve; “Dalgalandığın yerde ne korku ne
keder Gölgende bana da, bana da yer ver Sabah olmasın, günler doğmasın ne
çıkar” Yurda ay yıldızının ışığı yeter” diyerek, bayrağın değerinin
sadece basit bir sembolik anlatımdan ibaret olmadığını, aynı zamanda bayrağın
hem tek tek bireylerin hem de bütün bir milletin varlığını ve kimliğini
koruduğunu ortaya koymaya çalışır. “Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor”da da tema
yine aynıdır, fakat söyleyiş farklılaşır. İşte bu noktada yaratıcılığını
sergiler şair. Aynı mevzuya farklı bir bakış, farklı bir söyleyiş getirir. Ancak
sadece farklı değil, aynı zamanda bakir bir ifadeyle, şiir dilinde ve şiir
sesinde bir söyleyiştir bu. “Şehitler tepesi boş değil, Biri var
bekliyor. Ve bir göğüs, nefes almak için; Rüzgar bekliyor. ...
Söyledi söyleyenler demin Gel süngülü yiğit alkışlasınlar Şimdi sen
söyle söz senin. Şehitler tepesi boş değil, Toprağını kahramanlar
bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için; Rüzgar bekliyor! Destanı
öksüz,sükutu derin meçhul askerin; Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye
Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli, Kim demiş meçhul asker
diye?” Bu ülke, bu bayrak ve bu topraklar… emanetidir şehitlerin ve bizim
geleneğimizde iki şey çok önemlidir, birisi “emanet” diğeri “şehitlik”. Bir de
“emanet” eğer “şehit”lerden gelirse, işte bu durumda önemi de ikiye katlanır.
Emanette bellidir, şehitlerde… Aslına Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” temalı
şiirlerini düşünürken, Osmanlı Devleti’nin yıkılış süreci, I. Dünya Savaşı,
Mondros Mütarekesi ve Kurtuluş Savaşı’nın başlaması süreçleri birlikte
değerlendirilmelidir. Ancak değerlendirme burada kalmamalıdır. Çünkü II. Dünya
Savaşı’ndan sonraki soğuk harp döneminde de Türkiye’ye nüfuz etmek isteyen
Sovyetlerin Komünist ve Batının Emperyalist emellerini gözden kaçırmamak
gerekir.Fakat unutmamak gerekir ki, her ikisi de bu bünyeye uygun değildir, her
ikisi de bağımsızlığı alıp götürecektir, her ikisi de “bizi” “biz” yapan
değerleri buharlaştıracak, kimlik hatlarını gevşetecek şeylerdir. Bu ise kökü
tarihin derinliklerine uzanan bir kültürün asimile olması anlamına gelir.
Arif Nihat Asya’ya göre yok olmamak için direnmek lazımdır, ne pahasına
olursa olsun. Direnmek ise öncelikle millî ve manevî değerleri, tarihi, vatanı,
bayrağı, ahlakı ve Türk-İslam ruhunu korumakla, muhafazakar olmakla mümkündür.
Bu noktada Türkiye’nin ve Türk insanının durumunu Hz. Peygamberin İslamı tebliğ
ettiği döneme benzeterek “naat”ını yazar. “Naat”ın da Hz. Peygamber hasreti
yürekleri öyle dağlar ki, insanın yeniden Müslüman olası gelir. Bir ara
Müslümanların hallerine de isyan eder, vurdumduymazlık, sorumsuzluk,
değersizlik, yozlaşma onu fena halde muzdarip etmektedir. Neydi o günler, o
Asr-ı Saadet, saadet asrında vicdanlar, gönüller ve damarlarda akan kan bile
mesuttu Arif Nihat Asya’ya göre. Edebiyatımızda çok önemli bir yeri olan
Naat türü, bilindiği gibi Hz. Peygamber’in sevgisini, yani günümüzdeki anlamıyla
“GÜL” sevgisini işleyen methiyelerdir. Ancak Arif Nihat Asya sadece Hz.
Peygambere mehdiye yazmakla kalmaz, günümüz sorunlarına da el uzatır, hatta bir
ara “miraç’tan iner gibi gel” der. Çünkü Kabe’ye siyahlar bugünkü kadar hiç
yakışmamıştı”, Ebu Cehil kıtalar dolaşmakta, küfrü ve kötülüğü yaymaktadır.
Çünkü millet bunalmıştır, çünkü Müslümanları uyandıracak ilahi bir güce ihtiyaç
vardır, aynı Akif’in dediği gibi, belki de Müslümanlık göklere çıkmıştı da,
insanlıktan ve Müslümanlıktan nasiplenmemiş bu kişilerle ne vatan, ne millet, ne
devlet, ne de din selamete erecektir. İşte “Naat”ında ikircikli duygularla
ama aynı zamanda imanın verdiği güven duygusuyla çoşar ve der ki: “Seccaden
kumlardı.. Devirlerden, diyarlardan Gelip, göklerde buluşan
Ezanların vardı! … Şimdi seni ananlar, Anıyor ağlar gibi... Ey
yetimler yetimi, Ey garipler garibi; Düşkünlerin kanadıydın
Yoksulların sahibi.. Nerde kaldın ey resul, Nerde kaldın ey nebi! ..
… Konsun – yine - pervazlara Güvercinler “hu hu” lara karışsın
Aminler Mübarek akşamdır; Gelin ey fatihalar, yasinler...
… Gel ey Muhammed! Bahardır Dudaklar ardında saklı
“amin”lerimiz vardır.. Hacdan döner gibi gel Miraçtan iner gibi
gel Bekliyoruz yıllardır!” Aslına oldukça uzun olan bu şiirde Arif Nihat
Asya sadece Hz. Peygamberi sevmekle ve övmekle kalmıyor, dün ile bugün arasında
söz sanatının inceliklerini kullanarak güzel bir köprü kuruyor. Bu arada mesaj
verme görevini de ihmal etmiyor. Dil ise o kadar akıcı ve sade ki, adeta her
türlü insana hitap edecek kadar kıvrak. Fetih Marşı’nda bir yandan
İstanbul’un fethini anlatırken öte yandan onu fetheden komutanın ve ordunun
yakaladığı ruhun gençlerde de bulunması gerektiğini, zira mayanın ve hamurun
buna müsait olduğunu söylemeye çalışır. Ancak önemli bir vurgu daha vardır
şiirde, tarihinden kopanlar ve değerlerinden uzaklaşanlar bunları yapamaz. Yani
şiirin “mefhum-u muhalif”inden bunu çıkarmak hiç de zor değildir. “Yürü,
hala ne diye oyunda oynaştasın?” “Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın”,
“Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın”; “Yürü, hala ne diye kendinle
savaştasın?” ve “Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın!” Burada
alıntıladığımız dizeler, Müslüman Türk gençliğinin özünde var olan gücü ve
dinamizmi harekete geçirebilmek için kurgulanmış gibidir. “Dua” da aynen
Mehmet Akif Ersoy gibi bir tavır takınır. Üslubu farklı, dili farklı, şiir sesi
ve rengi farklı olmakla birlikte. Mehmet Akif Osmanlı Devleti çökerken ve
Müslüman Türk milli mücadele verirken dua eder. Arif Nihat Asya ise duasını
kurulan millî devletin devamı ve bekasına hasreder. Devamlılık ve beka ise
ezanla, minarelerle, kahramanlıkla, ibadetle, Müslümanlıkla ve nihayet gerçek
bir liderle gerçekleşecektir. Dua bunun üzerine kuruludur. Saf bir çocuğun, saf
bir köylünün, değişmeye başlayan şehirlinin dilinden haykırır ya da gizli
kapaklı isyan eder ve der ki;
“Biz, kısık sesleriz...minareleri, Sen,
ezansız bırakma Allahım!” … “Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız; Ve
vatansız bırakma Allah'ım!”
“Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allah'ım!”
“Ağıt” isimli şiirinde bir yandan Orta
Asya’dan Anadolu’ya ve Balkanlara kadar büyüyerek gelen bir milletin serüvenini
anlatırken bir yandan da bugünkü küçülmenin acılarını yansıtır. Küçülme, hem
toprak, hem değer, hem kültür, hem de düşünce ve hayal düzeyindedir. Evet bir
yönüyle Arif Nihat Asya, hayal kuramayan beyinlere ağıt yakmaktadır. “Biz ne
idik ne olduk” der gibidir.
Ağlayın, parmakları nur Sularından
kınalı kızlarım Ağlasın Meraga göklerinden Meraga'ya bakıp yıldızlarım
Yollara Kürşadlar uzanmış ölü Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde Kimi Semerkant'ta bekler beni Kimi
Caber'de
Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok Ben nasıl varım? Ağla
ey Tanrı dağlarından İndirilmiş Tanrım
Şu yakın suların Kolu
neden bükülmez Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin Benden doğar, bana
dökülmez?
“Ben ki ateşle, selle konuşurdum İdil'le Tuna'yla Nil'le
konuşurdum ”Sangaryos”u “Sakarya” yapan ”İkonyom”u “Konya” yapan
Dille konuşurdum. Ne kadar ağıt yaksa kafi gelmez, çünkü kendisinin de
belirttiği gibi “dün bizim olan yerlerde bugün pasaportumuz sorulmaktadır”.
Ağıt yakılır, fakat duyan olmazsa dualar yapılır da her şey Allah’a havale
edilir ve insanlar dualarının gereğini yapmazlarsa işte o zaman Arif Nihat Asya
yeniden Tanrı’ya seslenir. Zira artık, bizzat Tanrının müdahale zamanı
gelmiştir. “Elsizlere el, dilsizlere dil ver yeniden Lütfet, bize bin
şanlı nesil ver yeniden Dünyayı alıp avcuna bir gün Tanrım Avcunda bu
dünyaya şekil ver yeniden” Son olarak şunu söyleyebilmek mümkündür: Arif
Nihat Asya’nın VATAN şiirine bakmak yeterlidir onu ve ideolojisini anlamak için.
“Ezanımdan alışıp tekbîre Buldunuz mutluluk, imanımla... Vatan ettim
sizi ey topraklar Beş vakit damgalayıp alnımla.” Şiir oldukça açık,
yoruma hacet yok. Bu toprakların mührü ve tapusu şehit kanları, mimari eserler
ve secde halinde yere vurulan alınlardır. Türklük ve Müslümanlıkla yoğrulan bu
yurt yine böylece yaşayacaktır.
..
Doç. Dr. Asım YAPICI
Yorumlar
İçerik yoruma kapalıdır.
|
|