Anadolu Sahası HALK ŞİİRİNDE Kafiye: Tespitler Ve../ Yard. Doç. Dr. Salahaddin BEKKİ
ANADOLU
SAHASI HALK ŞİİRİNDE KAFİYE: TESPİTLER VE
Yard.
Doç. Dr. Salahaddin BEKKİ
Günümüzde herkesin rahatça ulaşabileceği ansiklopedi maddelerinin,
sözlüklerin ve bu sahanın uzmanlarınca kaleme alınan kafiye ile ilgili
çalışmaların değerlendirilmesi ve kafiye öğretiminde ortaya çıkan güçlükler bu
çalışmanın konusunu oluşturacaktır. Belli sayıdaki kaynağın
değerlendirilmesinde kaynaklardaki tanımlar ile verilen örneklerin
tutarsızlıkları üzerinde fazlaca durulmayıp ortak hususlar değerlendirilecektir.
Kaynaklarda problemli olarak bırakılan hususlar üzerinde bazı görüş ve
önerilerimiz olacaktır.
Türkü, ninni, ağıt, tekerleme,
bilmece gibi birçok tür, büyük oranda halk şiirinin en yaygın nazım şekli olan
mani ile vücuda getirilmiştir (Oğuz vd. 2004: 267). Manide karşımıza çıkan
kafiyenin belirleyicilik özelliği koşma için de geçerlidir. Koşma, on bir
heceli dörtlüklerden meydana gelen ve özel bir uyak örgüsü olan saz şairlerinin
söylemiş oldukları şiirlere verilen isimdir (Dizdaroğlu 1969: 70; Dilçin 1995:
306; ). Kafiye düzeni ilk dörtlükte üç değişik şekilde karşımıza çıkar: abab;
abcb; aaab. Daha sonra gelen dörtlükler ilk dörtlüğün son dize-sine göre uyaklı
olur: İlk dörtlük abab şeklinde kafiyelenmişse ikinci dörtlük cccb üçüncü
dörtlük dddb … şeklinde; ilk dörtlük abcb şeklinde kafiyelenmişse ikinci
dörtlük dddb, üçüncü dörtlük eeeb … şeklinde; ilk dörtlük aaab şeklinde
kafiyelenmişse ikinci dörtlük cccb üçün-cü dörtlük dddb … şeklinde kafiyeli
olur (Dizdaroğlu 1969: 306; Boratav 1988: 24-25). Yani koşmada ilk dörtlük
farklı kafiye yapılarında olabilmekle birlikte devam eden bütün dörtlükler her durumda,
ilk üç dizenin kendi aralarında son dizenin ise ilk dörtlüğün son dizesiyle
kafiyeli olacak şekilde kafiyelendiği görülmektedir.Kafiye, yukarıda
vurguladığımız gibi sadece nazım şekillerinin tespitinde değil birçok sözlü
kültür ürününün kolayca ezberlenmesinde ve hafızalarda saklanmasında da
yardımcı olan bir unsur olarak karşımıza çıkar. Nazım unsuru taşıyan her sözlü
üründe (türkü, ağıt, ninni, tekerleme, bilmece, atasözü, ölçülü söz vs.) kafiye
bulunur. Fuat Köprülü’nün söyleyişiyle iptidai dönemlerden başlayarak Türk cemiyetlerinde
şiir ve musikinin bir arada bulunduğu; şiirin kaynağının da umumi matem törenleri
(yuğ) olduğu bilinmektedir (Köprülü 1989: 101-102).
O dönemden başlayarak günümüze kadar geçen sürede gelenekleri oluşmuş, nazım
şekilleri oturmuş olan halk şiirimizde hâlâ kafiye ile ilgili birçok problemin
olduğunu biliyoruz. Bu problemler, Saim Sakaoğlu (1991: 301-305), Bedri Aydoğan
(2001: 48-57), Mehmet Yardımcı (2002: 697-717) ve Doğan Kaya (2003: 66-70) gibi
birçok araştırıcı tarafından dile getirilmiştir. Anılan araştırıcıların kafiye
konusundaki problemler üzerine tespitleri şu şekilde sıralanabilir:
a- Kafiye tanımında tam bir birliğin sağlanamaması, kaynakların
birbirlerini tekrar etmeleri.
b- Aktarılan bilgi ve örneklerin yeterince denetlenmemesinden kaynaklanan
eksik ve hatalı bilgilerin yaygınlık kazanması.
c- Kafiyenin tanımına bağlı olarak kafiye çeşitleri üzerinde uzlaşma
sağlanamaması.
d- Verilen örneklerin tanımlarla çelişmesi.
e- Örnek kafiye çözümlemelerinden sonra gerekçelerin açıklanmaması.
f- Kafiye öğretimine gereken önemin verilmemesi.
g-Bazı kaynakların problemleri tespitle yetinip çözüm önerileri sunmamaları.
Bu genel problemlerin dışında daha karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal
alan teknik hususlara ilişkin tespitlerimiz ise şöyledir:
a- “a, e, ı, i, u, ü” kısa ünlüleriyle oluşturulan ses benzerlikleri
kafiye sayılır mı?
b- “â, î, û” ünlüleri ile tam kafiye oluşturulduğunda, bu ünlülerden önce
ve sonra gelen ünsüzlerle ses benzerliği olan yerlerde kafiye çeşidi tam kafiye
mi yoksa zengin kafiye mi kabul edilecek?
c- Çıkış yerleri ve çıkış biçimlerine göre birbirine yakın ünsüzleri
kafiyeli kabul edecek miyiz?
d- Çift ünsüzle biten kelimelerdeki sesler tam kafiye sayılacak mı?
e- Kafiye yalnızca dize sonlarında mı aranacak?
f-Kafiyenin olmadığı yerlerde redif tanımına uyan ek, kelime ve kelime
grupları redif olarak kabul edilecek mi?
Yoksa bu tür kullanımlar için Banarlı’nın önerdiği “redifli kafiye
(1971:183)” veya Doğan Kaya’nın önerdiği “sözde redif (2003: 70)” terimlerini
mi kullanacağız?
Yahut bu tür dizeler için kafiyesi bozuk mu demeliyiz?
Yukarıdaki problemlerin ortaya çıkmasının sebeplerini de şu başlıklar
altında toplayabiliriz:
1- Kaynaklardaki bilgilerin yetersiz ve tutarsızlıklarından kaynaklanan
problemler.
2- Kafiye konusunu yeterince ciddi-ye almayan derleyici ve
araştırıcılardan kaynaklanan problemler.
3- Metin yayımlarındaki hatalardan kaynaklanan problemler.
4- Sözlü kültür ürünlerinin içinde oluştuğu, geliştiği ve tespit edildiği
sosyal çevre ve şartların Türkiye’deki halk bilimi çalışmalarında başlangıçtan
beri göz ardı edilmesinden ve hatta üzerinde hiç durulmamasından kaynaklanan
problemler.
5- Sözlü gelenek ortamında yaratılan ve sözlü gelenek yoluyla iletişime
giren halk şiirinin, yazılarak üretilmiş ve yine yazıyla gösterime girmiş ürünlerle
eş tutulup yazılı edebiyat biliminin yöntemleriyle incelenmesinden kaynaklanan
problemler.
İlk üç sıradaki problemlerin ortadan kaldırılması 4. ve 5. sıradaki söylediklerimizin
tam olarak algılanması ve çözülmesinden sonra mümkün olacaktır. Yine de halk
şiirimizin eski harfli kaynaklarını günümüz alfabesine aktarırken okuma
hatalarını en aza indirmek; sözlü kaynaklardan derlenen metinleri yazıya
geçirirken dokusunu (türe has dil özelliklerini) ve hangi sosyal çevrede yaratıldığını
ihmal etmemek, yukarıda kafiye ile ilgili sıraladığımız problemlerin büyük
ölçüde ortadan kaldırılmasının yanında, diğer sözlü ürünlerin de sağlıklı bir
şekilde değerlendirilmesine yardımcı olacaktır (Ekici 1998: 25-34).Beşinci
sırada dile getirdiğimiz problemin, genel olarak Türkoloji’de özelde ise
folklor sahasında çalışan bilim adamlarımızın, uzun süre sözlü gelenek ve sözlü
gelenek metinleriyle edebiyat metinleri arasındaki farklılıkları dikkate
almayıp her ikisini de aynı metot ve kavramları kullanarak incelemelerinden
kaynaklandığını söyleyebiliriz. Hâlbuki sözlü gelenek mahsulleri ile edebiyat
metinleri arasında büyük farklar vardır. Bu konuda Suleyman Turduyeviç Kayıpov,
bir edebi eserin ortaya çıkış macerasını naklettikten sonra edebi metinler ile
sözlü gelenekte oluşmuş eserler arasındaki farkları şöyle belirtir: “Edebiyatta
metin yazar tarafından yazılır ve okuyabilen şahıs tarafından okunur. Edebi
eseri seyretmek veya dinlemek yoluyla kavramak mümkün değildir. Herhangi bir yazarın
eserindeki bilgileri seyretmek ve dinlemek yoluyla kavrayabilmek için o eserin
muhtevası saklanarak, sanatın başka dallarının (müzik, tiyatro, sinema vb.)
‘dillerine çevrilmesi’ şarttır. Sözlü gelenek eseri yazılırken değil,
söylerken, sözlü şekilde meydana gelir ve sözlü olarak yaşamayı devam ettirir,
seyredici ve dinleyici tarafından algılanır. Söylenmekte olan sözlü gelenek
eserlerini kavramak için harfleri tanımaya gerek yoktur. (…) Sözlü eser
söylenmek ve dinlenmek amacıyla ortaya çıktığı için metin yapısında da farklılıklar
vardır. Sözlü gelenek ürünü olan bir metnin malzemesi sadece dil değildir. Dil
ile müzik ve mimik örtüşerek sözlü eser metni oluşturulur (2002: 459-4659)”.
Ahmet Talat Onay da kafiye konusunda bilgi verirken aynı hususa dikkat
çeker: “Saz ve halk şairlerince kafiyenin adı ayaktır. Türk millî şiirlerinde
kafiye yazılıştaki benzeyişe göre değil, kulağın duyduğu ses benzeyişlerine
göre yapılır. Aruz şairleri ise, çok kere Arap harflerinin yazılıştaki
benzeyişlerine göre yaparlardı (1996: 21)” diyerek divan şiirindeki kafiyenin
yazılışa, halk şiirindekinin ise söze dayandığını vurgulamış, “revi” üzerine
söylediklerinde de bu durumu şöyle açıklamıştır: “Revi, üzerine kafiyenin kurulduğu
harf veya hecedir. Meselâ, kafiye yapılan baş, taş, kaş, yaş, kelimeleri olsa,
buralardaki aş sesleri müşterek olduğu ve kafiye ş harfine istinat ettiği için
revi “ş” harfidir. Bu aş’lardan biri meselâ beş olsa son harfi “ş” olduğu halde
kafiye doğru olmaz. Çünkü, sadâlar birbirine uygun değildir. “Beş” sözüne eş,
peş, keş gibi sözler kafiye olabilir. Çünkü, hepsinde bir olan “eş” sesidir.
Bununla beraber, halk şiirlerinde eş-aş, boş-düş gibi sadâ-ları birbirine az
çok yakın harfleri hâvi sözlerle de kafiye yapılmıştır. Buna yarım kafiye denir
(Onay 1996: 22)”.
Fuat Köprülü de benzer görüşleri dile getirir: “İlk şiirlerimizin tabi’
olduğu kafiye kaideleri, tabiatıyla, basit ve iptidaî bir mahiyettedir ve
onlara bugünün manasıyla “kafiye” adını vermekten ise “yarım kafiye”
(assonance) demek şüphesiz daha doğrudur. Çünkü ilk şiirlerimizin kafiyesi,
mısraların sonundaki cüzlerin savtı kıymet itibariyle birbiriyle taâdil namında
doğmaz; o, bu kadar dar ve katî bir kaideye sığmaktan çok uzaktır. Son cüzler
arasında uzak bir müşâbehet-i âhenk, kafiyenin vücudu için kâfidir:
“öz-göz-yüz” yahut “deşildi-koşuldu”, “buluştu-kamaştı”,
“kuşlatmak-taşlatmak-dişlet-mek” gibi yarım müşâbehetlerle kafiye teşkil
olunabilir (1926: 94; 1989: 129)”.
Yukarıda yaptığımız iktibaslarda halk şiirindeki kafiyenin oluşumuyla
özelliklerinin yazılı edebiyata göre çok farklı bir şekilde ortaya çıktığı ve
katı kurallara bağlanmadığı her üç âlim ta-rafından dile getirilmiştir.Bugün
biz, daha önceden derlenerek yazıya geçirilmiş bir destan, bir halk hikâyesi
veya bir türkü metnini okuduğumuzda mimik ve müziği ihmal edilmiş, salt dile
dayanan metinlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bu haliyle de sözlü kültür ürünü
malzeme, yazı ile üretilmiş, yazılı kültürün bir ürünü gibi okunmak ve
incelenmek zorunda kalıyor. Halbuki, “Halk Edebiyatı (anonim, âşık ve tekke)
mensubu olan ismi bilinen veya bilinme-yen sanatkârlar ‘söz’ü ‘saz’a koşarak
söylemişlerdir (Görkem 2001: 155-161)”. Tarihi metinler olarak kabul ettiğimiz
yazıya geçirilmiş (dondurulmuş) sözlü kültür ürünlerinin günümüzde yaşamaya
devam edenleri ile yeni yaratmalara müsait türlerini dışarıda tutmak kaydıyla
bilimsel araştırmalarda kullanılabilmesi ve güvenilir sonuçlar verebilmesi için
mutlaka sağlam metinlere ihtiyaç bulunmaktadır. Çünkü biz bugün için sözlü
kültür ürünlerinin en önemli ögesi olan müzik (ezgi) kısmını bilemiyoruz. Kafiye
incelemelerimizi de salt dondurulmuş, yazı ile tespit edilmiş metinler üzerinde
yapmak durumunda kalıyoruz. Kafiye konusunda birçok problemin ortaya çıkması da
bizim bu metinler üzerinde edebiyat bilimi metotlarıyla kafiye bulmaya
çalışmamızdan kaynaklanıyor (Görkem 2001: 155-161).
Örnek olması bakımından Seyrânî’nin bir dörtlüğünü aşağıya alıyoruz
(Kasır 1999: 138-139):
İnsan dedikleri hep bir soy imiş
Kudret ölçüsünde hep bir boy imiş
Gönül kimi sever güzel [o]3imiş
Sen Hak’tan dileğin al kara gözlüm
Dörtlükte yukarıdaki yazılış dikkate alındığında 1. ve 2. dizedeki soy ve
boy kelimelerindeki “o” ve “y” sesleriyle tam kafiye yapılmış 3. dizede kafiye
“imiş” redifine emanet edilmiştir. Bir başka görüş açısıyla ilk iki dize
arasında tam kafiye vardır. 3. dizenin kafiyesi bozuktur denilebilir. Buradaki
kafiye kusurunun Türkçemizin imla kurallarıyla ilgili olduğunu söylemek yanlış
olmaz. Şöyle ki, Seyrânî büyük bir ihtimalle şiirini söylerken “soyumuş”, “boyumuş”
ve “oyu-muş” şeklinde okumuştur. Eğer yazıya geçirilirken bu şekilde, söyleyiş
özelliği (doku) korunmuş olsaydı şiirin kafiyesi “o” ve “y” sesleriyle tam
olarak karşımıza çıkar “umuş” da redif olurdu. Ne yazık ki böyle bir tasarrufta
bulunamıyoruz. Burada akla bir soru geliyor: Acaba halk şiirinde kafiyeden
hareketle metin tamirine gidebilir miyiz? Gidersek sınır olarak nerede
duracağız?Yukarıda dile getirmeye çalıştığımız kafiye konusundaki problemlerin
kaynağına ilişkin söylediklerimizi göz önünde tutarak şimdi çözüm konusundaki
önerilerimize geçebiliriz. Çözüm önerileri diyoruz çünkü halk şiirinde
kullanılan kafiyenin Divan şiirinde kullanılan kafiye gibi oturmuş, kesin
kurallara bağlanmış ve geçmiş dönemlerde yazıya geçirilmiş bir kaynağı yoktur.
Bilebildiğimiz kadarıyla en eski yazı Fuat Köprülü (1926) ve Ahmet Talat Onay
(1928)’a aittir ve 20. yüzyılın başlarında kaleme alınmıştır.
Çözüm
Önerileri:
Tanımlar:Bir şiirin en az iki dizesinde anlamca ayrı, sesçe birbirine
uyan iki sözcük arasındaki ses benzerliğine dayanan ahenge kafiye denir.
Birbirine benzeyen seslerin sayılarına göre; yarım, tam, zengin, tunç ve cinas
olmak üzere beş çeşit kafiye türü vardır.Tek ses benzerliğine dayanan kafiye
çeşidine yarım; iki ses benzerliği veya uzun ünlüler (â, û ve î) ile yapılan
kafiye çeşidine tam; ikiden fazla ses benzerliği veya bir uzun ünlü bir ünsüzle
oluşturulan kafiye çeşidine zengin; zengin kafiyeyi oluşturan ses
benzerliğinin üçten fazla olması durumunda, kelimelerden biri, genellikle
diğerini içine alır, bu tür kafiye çeşidine tunç; ses bakımından aynı,
anlamları farklı olan kelime veya kelime gruplarıyla oluşturulan kafiye
çeşidine ise cinaslı kafiye denir. Bir şiirdeki kafiyeleri tespit etmek için
ilk önce o şiirin nazım şeklinin bilinmesi; buna göre tüm dizelerin küçük
harflerle maddelendirilmesi gerekir. Böylelikle hangi dizeler arasında kafiye
aranacağı belirlenmiş olur. Kafiyeyi oluşturan sesleri tespit için en az iki
dize sonundaki benzer kelimelerin sonundan başlamak gerekir. Kafiye aranan kelimelerde
aynı imla, görev ve manada olan ek, kelime veya kelime grubu varsa bunlar redif
olarak alınır ve bu tip ek, kelime veya kelime grubundan önce gelen kelimelerde
ortak sesler –yani kafiyeyi oluşturan sesler- tespit edilir. Gerekirse dize
başına kadar gidilir. Bulunan / benzeşen seslerin sayılarına göre kafiyenin
çeşidi (yarım, tam, zengin, cinas ve tunç) belirlenir. Yukarıda teknik
hususlara ilişkin sıraladığımız problemlerle ilgili çözüm önerilerimize
geçebiliriz. Çözümlemelerimizde kafiye olan sesler kalın (bold), redif olan ek,
kelime veya kelime grupları eğik (italik) olarak dizilmiştir.a- “a, e, ı, i, u,
ü” kısa ünlülerle oluşturulan ses benzerlikleri kafiye sayılır mı?Kısa ünlüler
ile ilgili problemler, birçok araştırıcının yarım kafiyeyi “tek ünsüz
benzeşmesi” olarak tanımlamalarından kaynaklanmaktadır (Ertem 1982: 88-99;
Dilçin 1995: 86; Rayman 1996: 28)6. Bu konuda Cem Dilçin, “Yarım uyak bir tek
ünsüz benzeşmesine dayandığından, Türkçe sözcüklerde bir tek kısa ünlü
benzerliğiyle yapılan uyaklar da bu bölüğe girebilir. Bu uyaklar genellikle “u”
ünlüsüyle yapılmıştır (1995: 88)” diyerek kısa ünlü benzerliğini de yarım
kafiye ile ilgili kısma almıştır. Kafiye bir ses olayı olduğuna göre, ünsüz
benzeşince kabul edilen uyumun ünlüler için de geçerli olması gerekir. Kısa
ünlülerin kalınlık-incelik ve genişlik-darlık özellikleri ile Türkçe’nin ses ve
hece yapısına uygun olarak “a-e”, “ı-i”, “o-ö”, “ı-u” ve “u-ü” ünlüleri
arasında kafiye oluşturabilmeliyiz. Tek ses benzerliği söz konusu olduğu için
de çeşit olarak yarım kafiye kabul etmeliyiz (Yardımcı 2002: 697-717).
Dinle nasihatım ne diyom sana
Bu da bir öğüttür zannetme çene
Çalışmayla verse verirdi bana
Bu köşkü sarayı sana kim verdi
(Âşık Ruhsatî, Kaya 1999: 181)
a -Bu dörtlükte “sana”, “çene” ve “bana” kelimeleri arasında kafiye bulmak
durumundayız. Sondan başa doğru benzeşen iki ses var: a/e ve n. “Çene”
kelimesindeki son ses olan “e” kelimenin köküne ait olmasaydı, bu sesten önce
gelen “n” sesi kafiyeyi oluşturacaktı. Diğer iki kelimeyi “çene” kelimesine
göre değerlendirmek durumunda olduğumuz için yukarıda söylediklerimizi de
dikkate alarak burada “a” ve “e” sesleri arasında kafiye var diyebiliyoruz.
Ayrıca bu tür yapılar için “e” ve “a” ünlülerinden önce gelen ve benzeşen “n”
ünsüzünü de dahil edip kafiye çeşidini tam kafiye olarak söylemek gerekir. Aynı
durum aşağıya aldığımız dörtlük için de geçerlidir.
Babanı katma sayıya
Özün benzettim ayıya
Kendi eştiğin kuyuya
Düşesin Seyit Efendi(Âşık Ruhsatî,
Kaya 1999: 180)
b- “â, î, û” ünlüleri ile tam kafiye oluşturulduğunda bu ünlülerden önce
veya sonra gelen ünsüzlerle ses benzerliği olan yerlerde kafiye çeşidi tam
kafiye mi yoksa zengin kafiye mi kabul edilecek?
Bir uzun ünlü ile oluşan kafiye çeşidi “tam” olarak adlandırıldığına göre
bir ünsüz bir uzun ünlü ile oluşturulan kafiye çeşidine de “zengin” denmeli ve
ünsüzün, ünlüye göre öncelik ve sonralık sırasına bakılmamalıdır.
Gevherî’yim bıktım cevr ü cefâdan
Bir eser görmedim zevk u safâdan
Ferâgat gelürdüm şol bî-vefâdan
Adûlara nisbet bana âr gelir (Gevherî, Elçin 1987: 38)
Yâr destine almış tîr ü kemânı
Vücûdum boyuna attı nişânı
Gördüm âşıklardan tutmuş cihânı
Efgan sesi giryan sesi zâr sesi (Gevherî, Elçin 1987: 40)
Gevherî’den alınan birinci dörtlükte uzun ünlü, ünsüzden sonra; ikinci
dörtlükte, ünsüzden önce gelmektedir. Bu haliyle iki dörtlükte de bir uzun ünlü
bir ünsüz benzeşmesine dayanan uyum söz konusudur.
c- Çıkış yerleri ve çıkış biçimlerine göre birbirine yakın ünsüzleri
kafiyeli kabul edecek miyiz? Bu konuda araştırıcılar, çıkış yerleri ve çıkış
biçimlerine göre birbirine yakın ünsüzlerle kafiye yapılabileceği konusunda
çoğunlukla birleşmekteler (Ertem 1982: 88-99; Dilçin 1995: 86; Yardımcı 2002:
697-717; Çobanoğlu 2004: 11-15). Bu tür yapılar için Saim Sakaoğlu “zayıf
kafiye” veya “eksik kafiye” (1999: 99-105), Doğan Kaya ise “çeyrek kafiye”
(2003: 66) gibi terimleri öneriyor.Mehmet Yardımcı ise, “Çıkakları yakın olan
sessiz harfler de uyak olarak kullanılır. Bu da yarım uyak oluşturur. Bu
sesler: c-ç; ç-ş; l-r; l-n; ğ-y-v; z-s; m-n’dir. Bunlar sedalı-sedasız çiftler
ya da çıkış yerleri yakın olan seslerdir. C sesi-nin sedalısı ç’dir. N ve l
sesi diş sesidir. R ise diş etinde oluşur. Uyak oluşturabilen bu üç ses de
sedalıdır. Bunlar yanlarına bir ünlü harf alırsa tam uyak olur. İkiden fazla
ses olursa bu durumda zengin uyak sayılır” diyerek “c-ç” sesleriyle oluşturulduğunu
söylediği kafiyeye şu dörtlükleri örnek verir ve “birincisinde zengin uyak,
ikincisinde ise yarım uyak bulunmakta-dır (2002: 697-717)” açıklamasını getirir.
Söz konusu dörtlükler aşağıdaki şekilde dizilmiştir:Açar solar türlü çiçek
Kim gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın (Âşık Veysel)***
Emrah şahin aldı elden laçını
Yel esdikçe döker bele saçını
Arzuhal eyledim visal bacını
İnci dişlerini dizmeğe durdu (Ercişli Emrah)
Birinci dörtlükteki “çiçek”, “gülecek” ve “gerçek” kelimeleri arasındaki
kafiye çeşidi bize göre zengin değil tam uyaktır. Yukarıda da söylemeye
çalıştığımız gibi kafiye olacak sesleri kelimenin sonundan başına doğru giderek
aradığımızda “k” ve “e” sesleriyle kafiye sağlanmış. Üstelik tam kafiye
oluşmuş, bu iki sese bir de çıkak yerleri aynı diye “c” ve “ç” seslerini
ekleyip kafiye çeşidini zengin olarak almak ne derece doğrudur? Bu konuda bir
uzlaşmaya varmak gerekir.
İkinci örnekte ise kafiyeyi oluşturan ses/sesler bize göre “ç” ve “c”
değildir. Burada “laçın” kelimesi sadece “-ı” belirtme ekini almıştır. “Saçını”
ve “bacını” keli-melerinde ise sırasıyla iyelik, yardım-cı ses ve belirtme eki
bulunmaktadır; yani ilk dizenin sonundaki kelimenin yalın hâli “laçın”,
diğerlerinin ise “saç” ve “bac/baç”tır. Bu haliyle kafiye olacak sesler
belirtme ekinden önce gelen “ın” seslerinden oluşmaktadır. Çünkü “laçın
(=doğan)” kelimesindeki “ın” ek değil, kelimenin kökünde bulunmaktadır.
Efrasyap Gemalmaz’ın “Türkçe’nin Fonemler Düzeni ve Bu Fonemler Düzeninin
İşleyişi” adlı çalışmasından hare-ketle “p-b”, “f-v”, “t-d”, “s-z”, “ç-c”,
“r-l”, “k-g”, “ş-ç”, “n-m”, “l-m” “l-n” ve “ş-(j)/c” ünsüzleri arasında kafiye
oluşturabiliriz (Gemalmaz 1980: 3-36)7. Burada yine de geleneği ihmal etmemek,
âşıklarımızın ağırlıklı olarak hangi seslerle kafiye oluşturmaya çalıştıklarına
da dikkatle eğilmek gerekiyor. Çünkü âşıklarımızın redifi özellikle ihmal
etmediğini görüyoruz. Rediften önce gelen seslerde mutlaka birbirine yakınlık,
uyumluluk söz konusudur. Bu hususu dikkate almazsak şiirlerde kafiye yoktur
kolaycılığına kaçmış oluruz.
Karaca Oğlan’ın aşağıya aldığımız dörtlüğünde “ver sen bana” redif grubundan
önce gelen “l” ve “r”; Dadaloğlu’na ait dörtlükte “ş” ve “ç” mani de ise “n” ve
“m” sesleri arasında kafiye söz konusudur.
Kadir Mevlâm bir dileğim var sana
Kaldır dalgaların sel ver sen bana
Yüz elli keselik malım olsa da
Gönül eğleyecek yâr ver sen bana(Karaca Oğlan, Öztelli 1972: 57)
Dadaloğlu’m der oradan geçerse
Elbeyli Avşar’dan yolun aşarsa
Akan kanlı Murad köpük saçarsa
Sait Battal gibi er var önünde (Dadaloğlu, Öztelli 1974: 181)
Hana vardım han değil
Penceresi cam değil
Bu gün ben yâri gördüm
Ölürsem de gam değil
d- Çift ünsüzle biten kelimelerdeki sesler tam kafiye sayılacak mı? Bu
konudaki tereddütler de kafiye tanımlarından kaynaklanmaktadır. Birçok
araştırıcı tam kafiyeyi “bir ünlü bir ünsüz benzerliği” olarak ele almaktadır
(Ertem 1982: 88-99; Dilçin 1995: 87; Rayman 1996: 28; Çobanoğlu 2004: 11-15)8.
Türkçe’de üç veya dört sesten oluşan tek heceli kelimeler mevcuttur. “Türk,
kırk, kürk, börk üst, dert, sert, dost, yurt, art” gibi tek heceli kelimelerle
kafiye oluşabilir, bu da tam kafiye sayılmalıdır. Aşağıdaki birinci dörtlükte
“r” ve “d” ikinci dörtlükte “s” ve “t” sesleriyle tam kafiye oluşturulmuştur.
Şükür tanıdın yurdunu
Unutmamışsın ardını
Ruhsat ne bilsin derdini
Safa geldin hacı baba(Âşık Ruhsatî, Kaya 1999: 83)
Arap at üstünde kaldı postumuz
Ikrardan döndü mü ola dostumuz
Yarın bir gün kara toprak üstümüz
Çürüdür hey Benli Suna’m çürüdür (Karaca Oğlan, Öztelli 1972: 218)
e- Kafiye yalnızca dize sonlarında mı aranacak?
Bu konuda söylenecek fazla bir şey yok. Kafiye tanımlarından kaynaklanan
bir problem olarak karşımıza çıkıyor9. Örnek kafiye çözümlemelerimizde de
görüleceği üzere kafiyeyi oluşturan seslerin dize içerisinde kesin bir yeri yoktur.
Dize başındaki kelimede de kafiye oluşturulabilir. Kafiyenin dize başındaki
kelimede ortaya çıkması genelde koşmaların ilk dörtlüklerinde karşılaşılan bir
husus olup doğrudan Âşık Edebiyatındaki “ayak” konusuyla ilgilidir.
Ala gözlerini sevdiğim dilber
Gel kara zülfüne kullar olayım
Ak memeler domur domur terlemiş
Sil kara zülfüne kullar olayım (Karaca Oğlan, Öztelli 1972: 120)
Bir dörtlükte birden fazla kafiyenin bulunabileceği de dikkate
alındığında kafiyenin dize sonunda bulunması gibi bir zorunluluk olmadığı
ortaya çıkar.Aşağıya aldığımız Tanrıkulu, Taşlıova ve Çobanoğlu üçlü
atışmasında bir dizede üç kafiye bir arada kullanılmıştır. Kafiye çeşidi olarak
da zengin, tam ve yarım kafiye bulunmaktadır.
Tanrıkulu
Bir sevdayla feryat eder bu gönül
Dudak kurur yüz dertlenir dil söyler
Arı çiçek çiçek gezer dolanır
Budak kurur öz dertlenir bal söyler
Taşlıova
Bir sofraya el uzattık beraber
Bardak kurur kız dertlenir hal söyler
Bir yay[l]ada çadır kurdum dostumla
Çardak kurur düz dertlenir bol söyler
Çobanoğlu
Bu nasıl hizmettir geldin araya
Parmak kurur az dertlenir kol söyler
Sen beraber biçtin bu tarlayı
Orak kurur haz dertlenir el söyler(Kaya 2000: 173)
Doğan Kaya, bu tür çok kafiyeli şiirlerde karşımıza çıkan “kafiyeden önce
gelen ve redifin tanımına uyan kelime veya kelime grubu redif sayılmaz (Kaya
2000: 173)” açıklamasını getirmektedir. Redifin şiirdeki yeri konusunda farklı
bir görüş ortaya koyan Mehmet Yardımcı “Âşık şiirinde yaş destanları,
elifnameler, şairnameler, dedim-dedi tarzı söyleyişler uyak konusu açısından
ilginç örnekler sergilemektedir.
Reyhanî’nin.
Dedim bahçe dedi benem
Dedim gül ver dedi olmaz
Dedim arı dedi benem
Dedim bal ver dedi olmaz
Dörtlüğünde dedim sözcükleri redif olup redif tanımını allak bullak etmektedir
(2002: 697-717)” der. Mehmet Yardımcı’nın iddia ettiği gibi burada redifi
oluşturan sadece “dedim”, “dedi” kelimeleri değildir. Dörtlük şu şekilde
anlaşılmalıdır: Birinci ile üçüncü dizede “dedi benem”, ikinci ve dördüncü
dizede “ver dedi olmaz” redif durumundadır. İkinci ve dördüncü dizede “l”
sesiyle kafiye oluşturulmuş birinci ile üçüncü dizede ise ahenk redife emanet
edilmiştir.
Dedim bahçe dedi benema
Dedim gül ver dedi olmaz-b
Dedim arı dedi benema
Dedim bal ver dedi olmaz-b
Aşağıdaki dörtlüğü de Mehmet Yardımcı, redifin kafiyeden önce geldiğini
delillendirmek için kullanmıştır.
Dedim inci nedir dedi dişimdir
Dedim kalem nedir dedi kaşımdır
Dedim on beş nedir dedi yaşımdır
Dedim on altıdır dedi ki yok yok
Bu dörtlükte redif “-imdir/-ımdır” şeklinde karşımıza çıkan eklerdir.
Kafiye ise Yardımcı’nın gösterdiği şekliyle “diş”, kaş” ve “yaş” kelimelerinde
ortak olan “ş” sesidir. Doğan Kaya’nın yukarıda “kafiyeden önce gelen ve
redifin tanımına uyan kelime veya kelime grubu redif sayılmaz (Kaya 2000: 173)”
çıkarımı burada geçerli olur.
f-Kafiyenin olmadığı yerlerde redif tanımına uyan ek, kelime ve kelime
grupları redif olarak kabul edilecek mi? Yoksa bu tür kullanımlar için
Banarlı’nın önerdiği “redifli kafiye” veya Doğan Kaya’nın önerdiği “sözde
redif” terimini mi kullanacağız? Yahut bu dizeler için kafiyesi bozuk mu
demeliyiz?
Buradaki sıkıntı, redif tanımlarındaki genellikle kafiyeden sonra gelen
ek, kelime veya kelime grubu ifadesindeki “genellikle” ibaresinin ihmal edilip
“redifin var olabilmesi için mutlaka kafiyenin var olması gerekir (Kaya 2003:
70)” şartının öne sürülmesinden kaynaklanmaktadır. İncelediğimiz örneklerde
kafiye bulunmayan yerlerde redifin kullanıldığını görüyoruz. Karaca Oğlan’ın
aşağıya aldığımız dörtlüğünün ikinci ve dördüncü dizelerinde “bir gelin” redif
olarak kullanılmış ama rediften önce gelen kelimelerde kafiye oluşturacak
sesler bulunmamaktadır:
Yücesine çıktım seyran eyledim-a
Güzeller içinde gördüm bir gelin-b
Nesin medhedeyim böyle dilberin-c
Başı ibrim ibrim telli bir gelin-b
(Öztelli 1972: 167)
Aşağıdaki dörtlükte de “-dukça, -tikçe,-dükçe” zarf-fiil eki redif olarak
kullanılmıştır. Eklerin getirildiği kelime köklerinde (ol-, geç-, gör-) ise
benzer sesler bulunmamaktadır.
Ah eyleyip ağla ömrün oldukça
İntikam al fırsat ele geçtikçe
Varıp rakib ile yâri gördükçe
Var karalar bağla divâne gönül (Onay 1996: 107)
Yukarıda halk şiirinde kafiye oluşabilmesi için kulakta az çok aynı
ahengi/ sedayı bırakan seslerle kafiye oluşturulabileceğinin örneklerini
gösterdik. Bu tür şiirlerde şair, kafiyeyi, redifin sağladığı sese emanet
etmiştir. “Bu durumda kafiyenin işlevini de redif üstlenmiş olur (Çobanoğlu
2004: 12)”.
Zaman zaman Divan şairleri de bu yola tevessül etmişlerdir (Macit 1996:
84)11. Bu tür örnekler için kafiyesi bozuk, ahenk redif ile sağlanmıştır demek
yerinde olur. Burada ayrıca şunu da söylemek gerekir. Yukarıda kafiye olmadan
sadece rediflerle ahengin sağlanabileceğini göstermeye çalıştık. Aynı şekilde
bazen âşıklarımızın redif kullanmadan sadece kafiye ile de ahengi sağladıkları
görülmektedir (Kaya 2000: 36). M. Fatih Köksal’ın “Divan Şiirinin
“Garîb”leri-III: Kafiyeler… Kafiyeler (2004: 22-24)” başlıklı makalesinde Divan
şairlerinin de alışılmışın dışında kafiye kullanma eğiliminde olduklarını,
bazen redif kullanmadan “zü’l-kafiyeteyn” adı verilen bir kafiye çeşidi
geliştirdiklerini görüyoruz12.
Örnek Kafiye Çalışmaları: Problemli olduğunu düşündüğümüz şiirler
üzerinde, kafiyeleri yukarıda verdiğimiz bilgilere dayanarak göstermeye
çalışacağız. Kafiye olan sesleri koyu (bold), redifleri eğik (italik) olarak
dizdik. Tartışmalı örneklerde gerekçelerimizi şiirlerin altında verdik. Ayrıca
kafiye çeşitlerini kısaltmalarla; y.k. (yarım kafiye), t.k. (tam kafiye), z.k.
(zengin kafiye), c.k. (cinaslı kafiye), tnç.k. (tunç kafiye) ve k.b. (kafiyesi
bozuk) şeklinde gösterdik.
-1-
Teşrifin mübarek olsun-a
Safa geldin hacı baba-b (ayak13)
Buyurun sadr-ı bâlâya-c
Safa geldin hacı baba-b (ayak14)
Donun yuyup beylendin mi-d “le” t.k.
Mihman olup dinlendin mi-d “le” t.k.
Medine’de eğlendin mi-d “le” t.k.
Safa geldin hacı baba-b (ayak)
Nârımdan haberin var mı-e “âr” z.k.
Zârımdan haberin var mı-e “âr” z.k.
Yârımdan haberin var mı-e “âr” z.k.
Safa geldin hacı baba-b (ayak)
Şükür tanıdın yurdunu-f “rd” t.k.
Unutmamışsın ardını-f “rd” t.k.
Ruhsat ne bilsin derdini-f “rd” t.k.
Safa geldin hacı baba-b (ayak)(Âşık Ruhsatî, Kaya 1999: 83)
Açıklama:
Birinci dörtlüğün ikinci dizesinde bulunan ve her dörtlüğün son dizesinde
tekrar edilen mısra ayaktır.
2. dörtlükte “eğlendin” ve “dinlendin” kelimelerinde “le” eki kelime
gövdesine dahildir. “beylendin” kelimesinde ise “le” isimden fiil yapan ek
durumundadır. Bu haliyle eklerin fonksiyonu değiştiği için “l” ve “e” sesleri
tam kafiye olarak alınır.
3. dörtlükte kafiye olan sesler “â” ve “r” dizelerin ilk kelimelerinde
bulunmaktadır. Bir uzun ünlü bir ünsüz benzeştiği için zengin kafiye olur. Son
dörtlükte ise iki ünsüzle (r ve d) kafiye oluşturulmuştur.
-2-
Bir adam hasmını utandıramaza “an” t.k.
Elde külliyetli var olmayınca b(ayak: ar+olmayınca)
Pervane şem’ini uyandıramaza “an” t.k.
Başta sevda kalpte nâr olmayınca b (ayak: âr+olmayınca)
Nice mertler durur mert ülke-sinde-c “e” y.k.
Adam heveslenir eğlenmesinde-c “e” y.k.
Diyar-ı gurbetin çar köşesinde-c “e” y.k.
Eğleşilmez kisb ü kâr olmayınca-b (ayak: âr+olmayınca)
Karac’oğlan der ki sözün bilmişi-d “işi” z.k. (tnç.k.)
Tedbirle görülür dünyanın işi-d “işi” z.k. (tnç.k.)
Ne etsin neylesin âlemde kişi-d “işi” z.k. (tnç.k.)
Felek Mustafa’ya yâr olmayınca-b (ayak: âr+olmayınca)(Karaca Oğlan,
Öztelli 1972: 49)
Açıklama:
Birinci dörtlüğün ikinci dizesinde başlayan ve her dörtlüğün son
dizesinde tekrarlanan “âr+olmayınca” ayaktır. Yine birinci dörtlükte “utan-” ve
“uyan-” kelimelerinin kökündeki “an” tam kafiye “-dıramaz”lar ise rediftir.
İkinci dörtlükte “ülke” ve “köşe” kelimeleri gövde halinde isimdir. “Eğlenme”
kelimesi de “-me” mastar eki ile isim durumuna gelir. Bu haliyle “ülke, köşe ve
eğlenme” kelimelerinde ortak olan “e” sesi yarım kafiye, kafiyeden sonra gelen
“-sinde” yazılışları ve fonksiyonları aynı olduğu için redif olur. Son
dörtlükte “bil-mişi ve işi” kelimelerinin sonunda bulunan “i” iyelik ekidir.
“Kişi” kelimesinin sonunda bulunan “i” ise kelimenin gövdesine dahildir. Kafiye
“kişi” kelimesine göre alınacağı için üç ses (işi) benzeşmesine dayanan bir
zengin kafiye söz konusudur. “İşi” kelimesi diğer iki kelimenin (bilmişi ve
kişi) içinde geçtiği için tunç kafiye de oluşmuş olur. Bu dörtlük için kafiye +
redif birlikteliğinden söz edilemez.
-3-
Ayrılık bâdesin tatlı mı sandın-a
Ne tez tebdil olmuş çimenin dağlar- b (ayak: en+in dağlar)
Bu güzellik geçer sana da kalmaz-c
Daha neye bağlı gümanın dağlar-b (ayak: an+ın dağlar)
Nice güzellerden alırsın bacı-d “acı” z.k. (tnç. k.)
Al yeşil renklerden giyersin tacı-d “acı” z.k. (tnç. k.)
Yârden ayrılması zehirden acı-d “acı” z.k. (tnç. k.)
Bu yüzden gitmiyor dumanın dağlar- b (ayak: an+ın dağlar)
Gece gündüz yalvarmışım Sübhan’a- e “a” y.k.
Bir dem vuslat bulamadım sunama- e “a” y.k.
Daha şimden geri beni kınama-e “a” y.k.
Semaya erişmiş figanın dağlar-b (ayak: an+ın dağlar)
Meslek gibi karaları bağlarsın-f “ağla” z.k. (tnç. k.)
Aşkın ateşiyle yürek dağlarsın-f “ağla” z.k. (tnç. k.)
Benim ahvalime sen de ağlarsın-f “ağla” z.k. (tnç. k.)
Var ise zerrece imanın dağlar-b (ayak: an+ın dağlar)(Âşık Meslekî, İzahlı
Halk Şiiri Antolojisi, s. 193)
Açıklama:
2. dörtlükte üç ses ben-zerliğine dayanan zengin kafiye söz konusudur.
“acı” kelimesi “tacı” ve “bacı” kelimelerinin içinde aynen yer aldığı için tunç
kafiye oluşur.
3. dörtlükte “Sübhan’a” ve “sunama” kelimelerinde “a” sesi yönelme
ekidir. “kınama” keli-mesinin son eki “ma” ise fiilden isim ya-pan ektir. Bu
haliyle redif bozulmakta ve kafiye “a” sesiyle sağlanmaktadır.
Son dörtlükte ilk bakışta “bağ, dağ ve ağ” kelimeleri arasında tam kafiye
varmış gibi görünmektedir. Kelimelerin yapısını incelediğimizde “bağlarsın”
kelimesinin kökünün “bağ”, “dağlarsın” kelimesinin kökünün “dağ” olduğu fakat
“ağlarsın” kelimesinin “ağ” kökünden gelmediği “ağla-” şeklinde olduğu
görülmektedir. Bu haliyle kafiye çeşidi dört ses benzerliğine dayandığı için
zengin olur. Ayrıca “ağlarsın” kelimesi diğer iki kelimenin içinde yer aldığı
için tunç kafiye de oluşmuş olur.
-4-
Dinle sana bir nasihat edeyim-a
Hatırdan gönülden geçici olma-b (ayak: ç+ici olma)
Yiğidin başına bir iş gelince-c
Anı yad ellere açıcı olma-b (ayak: ç+ici olma)
Mecliste arif ol kelâmı dinled “le” t.k.
El iki söylerse sen birin söyled “le” t.k.
Elinden geldikçe sen eylik eyled “le” t.k.
Hatıra dokunup yıkıcı olma-b (ayak: k+ıcı olma)
Dokunur hatıra kendisin bilmez-e “l” y.k.
Asılzâdelerden hiç kemlik gelmez -e “l” y.k.
Sen eyilik et de o zâyi olmaz-e “l” y.k.
Darılıp da başa kakıcı olma-b (ayak: k+ıcı olma)
El âriftir yoklar senin bendini-f “endi” z.k.
Dağıtırlar duzağını fendini-f “endi” z.k.
Alçaklarda otur gözet kendini-f “endi” z.k.
Katı yükseklerden uçucu olma-b (ayak: ç+ucu olma)
Muradım nasihat bunda söylemek -g “emek” z. k. (tnç. k.)
Size lâyık olan onu dinlemek-g “emek” z. k. (tnç. k.)
Sev seni seveni zay’etme emek-g “emek” z. k. (tnç. k.)
Sevenin sözünden geçici olma-b (ayak: ç+ici olma)
Karac’Oğlan söyler sözün başarır- h “r” y.k.
Aşkın deryasını boydan aşırır-h “r” y.k.
Seni bir mecliste hacil düşürür-h “r” y.k.
Kötülerle konup göçücü olma-b (ayak: ç+ücü olma)
(Karaca Oğlan, Sakaoğlu 2004: 389)
Açıklama:
Birinci ve üçüncü dörtlüklerde açıklama getirilecek bir durum yoktur.
İkinci dörtlükte kafiyeyi oluşturan “l” ve “e” sesleri “dinle” kelimesinin
gövdesine dahil olduğu için yani ek olmağı için diğer dizedeki seslerle kafiyeli
olarak aldık. Dördüncü dörtlükte “bend”, “fend” ve “kendi” kelimeleri kök
durumundadır. Birinci ve ikinci kelimede bulunan “-in-” eki ikinci teklik şahıs
iyelik ekidir. Kendi kelimesinde ise iyelik sadece “-n-” eki ile sağlanmıştır.
Bu yüzden “ni” redif alınmış, “endi” kafiye olarak kabul edilmiştir. Beşinci
dörtlükte üçüncü dizede bulunan “emek” gövde halinde bulunduğu için diğer iki
dizeyle zengin kafiye oluşturmuştur. Aynı zamanda “emek” kelimesi” “söylemek”
ve “dinlemek” kelimelerinin içinde aynen geçtiği için “tunç” kafiye olarak da
isimlendirilir. Bu dörtlükte de kafiye+redif birlikteliğinden söz edemeyiz. Son
dörtlükteki kafiye çeşidinin belirlenmesinde kişinin ek-kök bilgisi ön plana
çıkar. Aslında burada Karaca Oğlan “başarır”, “aşırır”, “düşürür” kelimelerini
bir arada kullanırken “-ırır”, “-arır”, “-ürür”ü redif olarak, kelimelerin
köklerinde olan “ş” seslerini de kafiye olarak kullanmıştır diye düşünebiliriz.
Aşığın muradını böyle kabul etsek de yukarıda verdiğimiz kafiye tanımına sadık
kalıp kafiye bulunan kelimelerin yapısını incelememiz gerekiyor. “Başarır”
kelimesinin kökü: “başar-”, “-ır” ise geniş zaman ekidir. “aşırır” kelimesinin
kökü: “aş-”, “-ır-” fiilden fiil yapım eki “-ır” ise geniş zaman ekidir.
“düşürür” kelimesi de “aşırır” kelimesi ile aynı yapıdadır. Burada kafiye ilk
kelimeye göre alınmak durumundadır.
Sonuç olarak halk şiirimizin sözlü olarak yaratıldığı, sözlü olarak gösterime
girdiği ve hafızalarda saklanmak suretiyle korunduğu her zaman dikkate alınmak
durumundadır. Bin yılı aşkın bir süredir hayatiyetini sürdüren halk şiirimizin
geleneği oluşmuştur. Referans kaynaklarımız ile görüşlerimizi okuyanlar, aslında
kafiye konusunda yeni kurallar getirilecek bir durum olmadığını göreceklerdir.
Kafiye konusunda çalışanların bu işi ciddiye almaları ve kaynak kullanımında
özenli davranmaları birçok sorunu ortadan kaldıracaktır.
NOTLAR
1 Hacim itibariyle mani ve koşmadan ayrılan destanın kafiye şeması koşma
ile aynıdır.
2 Burada sözlü ve yazılı kültür kavramları ile bu bağlamda hitabet
(retorik) sanatına ilişkin Ong’un söyledikleri son derece önemlidir: “… Ancak
hitabetin bir parçası olarak incelenen söylevlerin –ya da diğer sözlü
edimlerin- söylev olması pek mümkün değildi; çünkü söylev sözlüydü ve
“söylen-dikten” sonra geriye incelenecek bir şey kalmıyordu. Bu nedenle
“inceleme” konusu, ancak söylevlerin yazılı metni olabilirdi ki bu da söylev ya
da konuşma yapıldıktan sonra, çoğunlukla da çok sonra yazılıyordu. Kısacası,
sözlü hazırlanan konuşmalarda da inceleme konusu, söylevin kendisi değil,
yazıya dökülen metniydi (Ong 1999: 22)”.
3 Köşeli parantez içindeki eklemeler tarafımızdan yapılmıştır.
4 Bu tür (tunç) kafiyeyi ayrı bir kafiye olarak almaktansa zengin
kafiyenin bir çeşidi olarak düşünmek daha doğrudur. Birçok kaynak da tunç kafiyeyi
zengin kafiye içerisinde yukarıda tanımlamaya çalıştığımız şekilde vermektedir.
Bkz.: Dilçin 1995: 86-90; Rayman 1996: 28; Kaya 2003: 66; Çobanoğlu 2004:
11-15.5
Kaynaklarda cinaslı kafiye ile ilgili problemlere rastlanmadığını burada
vurgulamak isteriz.
6 “Bir tek ünsüz benzerliğine dayanan uyaktır. Kimi zaman çıkakları
birbirine yakın olan ünsüzlerle de yapılır (Dilçin 1995: 86)”. “Tek bir sessiz
harf benzeşmesi yolu ile yapılan kafiye şeklidir (Rayman 1996: 28)”. “Kafiye
olan kelimelerde sondan tek bir sesdeş harfin benzeşmesidir (Ertem 1982:
88-99)”. Alıntıladığımız tanımlarda geçen; “ünsüz”, “sessiz harf”, “sesteş
harf” gibi kullanımlar kafiye çeşidinin tespitinde birtakım problemler ortaya
çıkarmaktadır. Kafiyenin sese dayanan bir ahenk unsuru olduğu dikkate
alındığında, kafiye ile ilgili tanımlarda “ünsüz”, “sessiz harf” ve “sesteş
harf” gibi kullanımlar yerine sadece “ses” kelimesinin kullanılması birçok
problemi ortadan kaldıracaktır.
7 Bu ünsüzlerin fonem özellikleri aşağıya çıkarılmıştır:“p-b”
ünsüzlerinin özellikleri: patlamalı-dudaklı“f-v” ünsüzlerinin özellikleri:
patlamalı-dudaklı“t-d” ünsüzlerinin özellikleri: patlamalı-dişli“s-z”
ünsüzlerinin özellikleri: sızmalı-dişli“ç-c” ünsüzlerinin özellikleri:
patlamalı-diş etli“r-l” ünsüzlerinin özellikleri: sızmalı-damaklı“k-g”
ünsüzlerinin özellikleri: patlamalı-damaklı“ş-ç” ünsüzlerinin özellikleri:
sızmalı-diş etli“n-m” ünsüzlerinin özellikleri: patlamalı-genizli“l-m”
ünsüzlerinin özellikleri: patlamalı-genizli“l-n” ünsüzlerinin özellikleri:
patlamalı-genizli“ş-(j)/c” ünsüzlerinin özellikleri: patlamalı-diş etli
(Gemalmaz 1980: 3-36).
8 “Bir ünlü ve bir ünsüzün ses benzerliğine dayanan uyaktır. Ünsüz
benzerliği olmayan ve uzun â, uzun û ve uzun î ünlüleriyle biten Arapça ve Farsça
sözcüklerle yapılmış uyaklar da tam uyak sayılır (Dilçin 1995: 87)”. “En az iki
ses benzerliğine dayanan bir kafiye türüdür. Bir sesli veya bir sesli bir
sessiz harfle oluşur (Rayman 1996: 28)”. “Ses benzerlikleri çoğunlukla bir
sessizle bir sesliye dayanan kafiyeler, tam kafiyedir (Çobanoğlu 2004: 11-15)”.
“Kafiye olan kelimelerin son
harfleri arasında bir sesli bir sesdeş olmak üzere iki harf benzeşmesidir
(Ertem 1982: 88-99)”.
9 “Mısraların sonlarında bulunan hecelerin seslerinin birbirine
benzemesine kafiye denir (Onay 1996: 21)”. “Kafiye, en az iki mısra sonundaki
ses benzerliği (Albayrak 2004: 282)”. “Mısraların sonlarında ses benzerliğini
sağlayan kelimelere denir (Tekin 1995: 317)”. “Nazımda mısra sonlarındaki ses
benzerliği (Ertem 1982: 88-99)”. “En az iki dize sonunda anlamca ayrı, sesçe
birbirine uyan iki sözcük arasındaki ses benzerliğidir (Dilçin 1995: 59)”.10
“Mısra sonlarında genellikle kafiyeden sonra gelen yazılışları ve anlamları
bir, ek, kelime veya kelime grubuna denir. Kafiye rediften önce gelir (Ertem
1982: 88-99)”. “Şiirlerde mısra sonlarında genellikle kafiyeden sonra gelen ses
ve anlam bakımından aynı olan ek ve kelimelerdir. Halk şiirinde kafiye ve redif
bazen dizelerin ortasına doğru kayabilir (Rayman 1996: 28)”. “Kafiyeden sonra
gelen ve aynen tekrarlanan ek yahut kelimelerdir (Kaya 2003: 65)”.11 “Şeyh
Gâlib’in aşağıda üç beytini iktibas ettiğimiz ‘hançer’ redifli gazelinde
‘eyler’, ‘yollar’ ve ‘ağlar’ kelimeleri arasındaki kafiyesizliği, redifteki ‘r’
sesi telâfi etmektedir:
Bulsa jengâr-ı hat-ı yâr ile cevher hançer
Tîğ-i ebrûya sitemkârlık eyler hançer
Yorulup kan tere batmaz mı mahabbetkârân
Adem iklîmine bir anda yollar hançer
Hun-feşân-ı sitem ü nâz değildir bi’llah
Küşte-i aşk olanın hâline ağlar hançer (Macit 1996: 84)”12 “
Bir de ‘zü’l-kafiyeteyn’ şiirler vardır.
Bu tür kafiye yapısına birçok şairde rastlamak kabildir. Bunların
müşterek özelliği, mukaffa mısraların son kelimelerindeki son hecelerin tekrar
edilmesidir. Bu kafiye tarzı, anlamca okuyucuyu düşünmeye sevk etmesinin yanı
sıra, iyi kullanıldığında şiire ahenk de verir. Örnek olarak - tamamında aynı
sistemin devam ettiğini hatırlatarak- Hamdullah Hamdî ve Sarıca Kemâl (Kemâl-i
Zerd) divanlarından alınmış birer gazelden ikişer beyit gösterelim.
Ak Şemseddîn’in oğlu Hamdullah Hamdî Divanı’ndan:
Yüzüñ medhinde bu göñlüm yazup dîvân-ı defter ter
Gülüñ evrâkını kıldı cihân içinde ebter ter
Göñül derdüñ diyârına düşüpdür hayli müd-detdür
N’ola bir dem sorarsan bu garîbi ey sitemger ger
Sarıca Kemâl’in aynı şekilde kafiyelenmiş bir gazelinden:
Kılalı zülfüñ kemendi göñlüm ey dildâr dâr
Eylerem bülbül-sıfat ben ey yüzi gülzâr zâr
Vasla dermân istedüm yâr ey muşakkak didi kim
Öp elin düş ayağına yâruñuñ yalvar var (Köksal 2004: 22-24)”
“Âşık şiirinde genellikle ilk
dörtlüğün ikinci mısraında başlatılan bütün dörtlüklerin son mısralarında
mısra[ı]nın tamamında aynen tekrarlanan sözlerle yahut yarım, tam, zengin hatta
cinaslı kafiyelerle vücuda getirilen ve dörtlüklerin mihengi durumunda olan
kafiyeye denir. Ayak mısraında kafiyeli söz, çoğunlukla kafiye+redif şeklinde
mısra[ı]nın herhangi bir yerinde görülür. Nadiren de olsa mısra sonunda redif
olmadan sadece kafiyenin bulunduğu örnekler de yok değildir (Kaya 2000: 36)”.14
Koşmalarda ilk dörtlüğün ikinci ve son dizesi diğer dörtlüklerin son dizeleri
olarak aynen tekrar edilirse bu tür ayaklara “nakarat” denir.
KAYNAKLAR
ALBAYRAK, Nurettin, (2004), Ansiklopedik Halk Edebiyatı Terimleri
Sözlüğü, Leyla ile Mecnun Yayıncılık, İstanbul.AYDOĞAN, Bedri, (2001),
“Kaynaklarda Uyakla İlgili Olarak Verilen Bilgilerdeki Eksiklik ve Tutarsızlıklar
ile Bunların Uyak Öğretiminde Yarattığı Sorunlar”, Türk Kültürü, Sayı 459, Yıl
XXXIX, (2001), s. 48-57.BANARLI, Nihad Sâmi, (1971), Resimli Türk Edebiyatı
Târihi, Cilt I, Millî Eğitim Basımevi, İs-tanbul.BORATAV, Pertev Naili-Halil
Vedat Fıratlı, (1943), İzahlı Halk Şiiri Antolojisi, Maarif Matba-ası,
Ankara.BORATAV, Pertev Naili, (1988), 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, Gerçek
Yayınevi, İstanbul.ÇOBANOĞLU, Özkul, (2004), “Kafiye”, Türk Dünyası Edebiyat
Kavramları ve Terimleri Ansiklo-pedik Sözlüğü, Cilt IV, AKM Yayınları, Ankara,
s. 11-15.DİLÇİN, Cem, (1995), Örneklerle Türk Şiir Bilgisi (Ölçüler-Uyak-Nazım
Biçimleri-Söz sanatla-rı), 3. bs., TDK Yayınları, Ankara.EKİCİ, Metin, (1998),
“Halk Bilimi Çalışmala-rında Metin (Text), Doku (Texture), Sosyal Çevre ve
Şartlar (Konteks) İlişkisinin Önemi”, Millî Folklor, Sayı 39, (Güz 1998), s.
25-34.ELÇİN, Şükrü, (1987), Gevherî, Kültür ve Tu-rizm Bakanlığı Yayınları,
Ankara.ERTEM, Rekin, (1982), “Kafiye”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi,
Cilt V, Dergah Yayınları, İstanbul, s. 88-99.GEMALMAZ, Efrasiyap, (1980),
“Türkçe’nin Fonemler Düzeni ve Bu Fonemler Düzeninin İşleyi-şi”, Fen-Edebiyat
Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araş-tırma Dergisi, Sayı 12, 1. Fasikül, Atatürk
Üniversi-tesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını, Ankara, s. 3-36.ÖRKEM, İsmail,
(2001), “Selçuklu’dan Cum-huriyete: Halk Şâirlerinde Türkçe Sevgisi”, Türk
Yurdu (Türkçe’ye Saygı Özel Sayısı), Cilt 21, Sayı 162-163, (Şubat-Mart 2001),
s. 155-161.GÜNAY, Umay, (1992), Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya
Motifi, Akçağ Yayınları, An-kara.KASIR, Hasan Ali, (1999), Seyrânî, Kayseri
Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, 2. bs. An-kara.KAYA, Doğan, (2003),
Âşık Edebiyatına Giriş, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Yayınları,
Bişkek.________ (1999), Âşık Ruhsatî, Sivas Belediye-si Kültür Yayınları,
Sivas.________ (2000), “Âşık Şiirinde Ayakla İlgili Problemler”, Âşık Edebiyatı
Araştırmaları, Kitabevi Yayınları, İstanbul, s. 33-45.________ (2000), “Türk
Halk Şiirinde Çok Ka-fiyeli Şiirler”, Âşık Edebiyatı Araştırmaları, Kitabe-vi
Yayınları, İstanbul, s. 139-182.________ (2000), “Türk Halk Şiirinde Mısra Başı
Kafiyeler”, Âşık Edebiyatı Araştırmaları, Kita-bevi Yayınları, İstanbul, s.
183-204.KAYIPOV, Sulayman Turduyeviç, (2002), “Sözlü Gelenekte ve Edebiyatta
Metin Kavramı”, Uluslar Arası Türk Dünyası Halk Edebiyatı Kurul-tayı
Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, s. 459-465.KÖKSAL, M. Fatih,
(2004), “Divan Şiirinin “Garîb”leri-III: Kafiyeler… Kafiyeler”, Berceste, Sayı
22, (2004), s. 22-25.KÖPRÜLÜ, Mehmet Fuad, (1989), Edebiyat Araştırmaları I, 3.
bs., Ötüken Neşriyat, İstanbul.Köprülüzade Mehmet Fuad, (1926), Türk Ede-biyatı
Tarihi, 1. bs., Millî Matbaa, İstanbul.MACİT, Muhsin, (1996), Divân Şiirinde
Âhenk Unsurları, Akçağ Yayınları, Ankara.OĞUZ, M. Öcal, (2001), Halk Şiirinde
Tür, Şe-kil ve Makam, Akçağ Yayınları, Ankara.OĞUZ, M. Öcal vd, (2004), Türk
Halk Edebi-yatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara.ONAY, Ahmet Talât,
(1996), Türk Halk Şiir-lerinin Şekil ve Nev’i, (hzl., Cemal Kurnaz), Akçağ
Yayınları, Ankara.ONG, Walter J., (1999), Sözlü ve Yazılı Kül-tür, Sözün
Teknolojileşmesi, (çev.: Sema Postacıoğlu Banon), Metis Yayınları,
İstanbul.ÖZTELLİ, Cahit, (1972), Karaca Oğlan, Bü-tün Şiirleri, Milliyet
Yayınları, İstanbul.________ (1974), Üç Kahraman Şair Köroğlu, Dadaloğlu,
Kuloğlu, Milliyet Yayınları, İstanbul.RAYMAN, Hayrettin, (1996), Karacaoğlan’ın
Şiirlerinde Ahenk, Kültür Bakanlığı Yayınları, An-kara.SAKAOĞLU, Saim, (1991),
“Halk Edebiya-tında Kafiye Meselesi”, IV. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı ve
Yunus Emre Semineri Bildirileri, Kül-tür Bakanlığı Yayınları, Ankara, s.
301-305.________ (1999), “Âşık Edebiyatında Yarım Kafiyeden Daha Zayıf Kafiye
Var mıdır?”, I. Balı-kesir Kültür Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri,
Balıkesir, s. 99-105.________ (2004), Karaca Oğlan, Akçağ Yayın-ları,
Ankara.TEKİN, Arslan, (1995), Edebiyatımızda İsim-ler ve Terimler, Ötüken
Yayınları, İstanbul.YARDIMCI, Mehmet, (2002), “Âşık Edebiya-tında Uyak ve Yeni
Bir Uyak Tanımı”, Uluslar Arası Türk Dünyası Halk Edebiyatı Kurultayı
Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, s. 697-717.
Yorumlar
İçerik yoruma kapalıdır.
|